Kıştan Sonra: Bir Göç Hikâyesi ve Kitap Kulüpleri
Kitap kulüplerini çok severim. Zira çıkış noktası devrimcidir.
Kitap kulüplerinin tarihsel gelişimine baktığımızda Sanayi Devrimi’yle beraber yükselen okuma yazma oranının sosyal hayattaki türlü yansımalarından biri olduğunu görüyoruz. Ancak, başlarda ciddi bir özgürleşme vaadi barındıran bu kulüplerin ilk örneklerinin izleri, endüstri sektörüne varmadan öncesine dek sürebilir. Feminist tarih ile haşır neşir okurlar, Anne Hutchinson ismine aşinadır. Bilhassa eğitim konusundaki bağımsız, radikal görüşleriyle bilinen din adamı babasının izinden giden Hutchinson, ebelik mesleği sayesinde çok sayıda kadınla irtibat halindeyken, zamanla bu kadınlarla haftalık İncil çalışma toplantıları düzenlemeye başlar. İnancının teolojik zemini, onun zihninde soru işaretleri yaratmaktadır ve bunları tartışmaktan çekinmez. Zamanla bu okumalar yaygınlaşır, ciddi bir takipçi kitlesi peyda olur. Hatta bu toplantılar öyle popülerleşir ki zamanla erkekler de dahil olmak ister ve Hutchinson erkekler için ayrı gruplar açmak zorunda kalır.

Günümüzden geriye bakıldığında bu toplantıların dini niteliğinden dolayı sisteme zararsız olduğu düşünülebilir. Fakat Hutchinson’ın kadınların üniversite eğitimi almasının bile yasak olduğu bir dönemde felsefi tartışmalara liderlik etmesi ve daha da önemlisi, teolojiyi özgür bir sorgulama alanına taşıması elbette ki dönemin ileri gelen din adamları tarafından tehdit olarak görülür ve 1637’de bu “asi” fikirleri ve topluluk liderliği yüzünden koloniden sürgün edilir. Yani kitap kulüpleri aslında doğuşu itibariyle politik bir direniş alanıdır.[1]
Kitap kulüplerinin sosyal hayatın ve entelektüel tartışmaların kalbi haline gelmesi ise 18. yüzyılı bulacaktır. Benjamin Franklin’in haftada bir defa olmak üzere bir araya gelip siyaset, ahlak ve bilim tartışan edebi/felsefi topluluğu Junto Club’ın insanlık tarihine en büyük mirasının ABD’nin ilk halka açık ödünç kütüphanesinin (1731) temellerini atması olduğu söylenir.[2] İngiltere’deki okuma cemiyetleri ve içkili kitap kulüplerinin ortaya çıkması da yine bu döneme denk gelir. Yine ilginçtir ki köleliğin hâlâ yasal, kölelerin okuma yazma öğrenmesinin de yasak olduğu dönemde siyahi toplulukların özgürleşme hareketlerinin yaygınlaşması da okuma kulüpleriyle bir arada ilerlemiş, 1828’de Philadelphia’da kurulan Coloured Reading Society, eğitim hakkından mahrum bırakılmış siyahi erkeklerin eksik eğitimlerini tamamlamaları ve kölelik karşıtı broşürleri kolektif bir şekilde okuyup strateji üretmeleri için kurulmuş radikal bir platform olarak başlatılmıştır.[3]

Son olarak, bu tarihin 19. yüzyıl ayağına vardığımızda, kitap kulüplerinin kadın hakları tartışmasında ve kadınların bilinçlenmesinde oynadığı rolün boyutu yadsınamaz. ABD’li gazeteci-yazar Jane Cunningham Croly, dönemin ünlü yazarı Charles Dickens onuruna verilen bir akşam yemeğine sırf “kadın olduğu için” alınmayınca, sadece kadınlara özel ilk profesyonel kulüp olan, meşhur Sorosis’i kurmuştur. Bu hareket dalga dalga yayılmış ve kadınlar evlerin salonlarında veya kitapçıların arkasında gizlice toplanarak edebiyat, tarih ve kadın hakları tartıştıkları devasa bir ağ inşa etmiştir. Bu kulüpler zamanla kadınların hem kendi eğitimlerini sürdürdükleri birer gayriresmi akademi hem de süfrajet (oy hakkı) hareketinin örgütlenme merkezleri olmuştur.[4]

Buraya kadar tamam. Bu kısa tarihsel kronolojiye baktığımızda okuma kulüplerinin düşüncenin kolektif üretiminde ve radikal değişimlerde ne denli mühim bir rol oynadığı kolaylıkla görülebiliyor. Fakat kitle üretiminin edebiyata da sıçraması ve edebiyatın da bir “piyasasının” oluşması ile beraber, kapitalizmin başlangıç fikri itibariyle devrimci olan, hayata ve hakikate ait başka paylaşım biçimlerine de yaptığı yapacağı üzere, kitap kulüplerinin de ticarileştirildiği bir sürece tanıklık ediyoruz.[5]
Kitap kulüplerinin bugünkü “endüstriyel” ve “çoksatar belirleyici” kimliğine kavuşması 1926 yılında Harry Scherman’ın Book-of-the-Month Club’ı (Ayın Kitabı Kulübü) kurmasıyla başlamıştır. Bu kulüpte bir seçici kurul her ay bir kitap belirler ve bu kitap abonelerin evine doğrudan postalanırdı. 1950’lere gelindiğinde yarım milyondan fazla ev bu kulübe üyeydi. Edebiyat artık seçkinlerin tekelinden çıkmış, orta sınıfın evine kadar giren kitlesel bir tüketim ve kültürleşme modeline dönüşmüştü.

Bu noktada, kapitalist sektöre ilişkin bu kritiğin haklı mantığını bir kenara koyarak şu ayrımı yapmayı önemli buluyorum. Kitap kulüpleri, ticarileşme ve tüketim yolunda bir araca dönüşmüş olsa da gitgide dijitalleşerek bireysel yalnızlığa hapsolunan hayatlarımızda hâlâ dönüştürücü bir potansiyel barındırıyor. Bireylerin birbirinden kopuk, izole yaşamlar sürmesi, sistemin devamlılığının bir koşuluyken halkın bir kısmının da olsa bir araya gelmesinin hâlâ bir anlamı olduğunu söylemek bence ütopik değil.
Kadınların arasında yaygınlaşan bir sosyalleşme biçimi olan bu kulüplerin devrimci niteliğinden sıyrılarak bir tür uyuşturucu etkisi edinmesi çok uzun yıllardır dile getirilen bir eleştiri. ABD’de İkinci Dalga Feminizmin fitilini ateşlediği kabul edilen Betty Friedan, kült kitabı Kadınlığın Gizemi’nde, banliyö hayatına sıkışan ev kadınının psişesini masaya yatırarak bu demografik kitleye has bir bunalım tarifi yapar. Dahası Friedan, kadınların üniversitelerden ve profesyonel kariyerlerden uzak tutulup ev içi “çalışma kulüplerinde” şiir veya sığ felsefe tartışarak oyalanmasını bir kandırmaca olarak görür. Kadına sahte bir “entelektüel tatmin” hissi verilerek, sistemik köleliğini sorgulamasının engellendiğini savunur. “Adı konulamayan dert” olarak tanımladığı bu kitlesel depresyon ve yabancılaşma dalgasını sertçe eleştirir.[6]
Ne var ki Friedan’ın eleştirisi tarihsel bir paradoksu da beraberinde getirecektir. Nasıl ki Hutchinson 17. yüzyılda ebelik yaparak, yani kadınlar için hayati bir kumar niteliği taşıyan doğum sayesinde tanıştığı kadınları yerleşik düşüncelerin sorgulanması ve özgür düşünce etrafında örgütleyebildiyse, Betty Friedan’ın kitabı da dönemin orta sınıf kadınları arasında adeta devrim etkisi yaratır. Betty Friedan bu yerel kadın kulüplerini “sığ ve oyalayıcı” bulup eleştirse de, Kadınlığın Gizemi 1963’te basıldığında tam da o eleştirdiği “banliyö kadın kulüpleri” ve “çalışma grupları” tarafından kapışılmıştır.[7]

Judith Butler, ABD anayasasının giriş ifadesi üzerinden liberal siyaset felsefesinin ideolojik açıklarını deşifre ettiği "We the People" (Biziz, Halk) adlı deneme yazısında devletin ve hükümetin gücünü bir kraldan ya da sınırlı bir zümreden değil, doğrudan halkın kendisinden aldığını ilan eder.[8] Butler’a göre, kamusal alanlarda bedenlerin fiziksel olarak bir araya gelmesi, herhangi bir resmi konuşma ya da yasal güvence söz konusu olmadan önce “Biziz, Halk”ı hayata geçirir. Buradaki temel düşünce, kamusal alanda bir araya gelmenin başlı başına bir öznelik doğurmasıdır. İşte bu noktada kitap kulüplerinde bir araya gelmenin de benzer bir öznelik potansiyelini açığa çıkarma imkânı sunduğunu düşünüyorum. Buraya kadarki tarihsel örnekler de pekâlâ bunun kanıtı sayılabilir.
29 Haziran Pazartesi akşamı, iki buçuk senedir sürdürdüğüm online kitap kulübünün son toplantısını yapıp bu faslı sonlandırmamın sebebi buydu. Kulağa ilk başta çelişkili bir beyanda bulunuyormuşum gibi geliyor ama değil. Bu kulüp, memleketimle bağımın radikal biçimde dönüştüğünü kabul etmeden önceki son dönemeçti benim için. Hiç kıramadığım bir iki kişinin ısrarıyla başladı, evrile evrile kendi küçük, çekirdek kadrosunu buldu. Bu kadronun her bir üyesine müteşekkirim. Ben son 11 senedir yurdun dışındayken, içinde neler olduğunu konuşarak, birlikte düşünerek anlamama katkı sağladılar. Övgülerini eksik etmediler; yaptıklarımın karşılığını bulduğunu görmek güzeldi.
Fakat yolun sonuna geldik zira topluluk olmanın en birincil koşulunun yan yana durmak olduğunu düşünüyorum. İdeolojik olarak değil, fiziksel olarak aynı havayı solumak, aynı meydandan geçmek, aynı otobüsü beklemek, aynı garsona hesap ödemek gibi sokağa, kamuya içkin birtakım eşitleyici ilişkilerle olabileceğine kani oldum. Online topluluk, gerçeğinin mekanik bir taklidi gibi geliyor bana. Dijital platformlar, gerçekte halihazırda mevcut bir zümrenin daha kolay, zamandan tasarruf ederek organize olmasının bir aracı olabilir sadece, kendisi değil. Sokaklardan ekranlara taşındığımız bir hayatı ekranlardan sokaklara geri indirmek, akıntıya karşı da olsa kürek çekmenin daha bir güzel yolu.
Meksikalı yazar Guadalupe Nettel, Kıştan Sonra adlı romanında bir modern göç hikâyesi anlatıyor. Savaşlardan, diktatörlüklerden ya da kıtlıktan, kuraklıktan kaçan göçmenler değil bu romanın kahramanları. Anlatılan göç, çimlerin daha yeşil gözüktüğü başka memleketlere uçan, kalifiye beyinlerin göçü. Çağımızın göçmenlerinin büyük bir kısmının deneyimine ışık tutuyor böylece. Göç temalı kitapları okuduğumuz bu kulübün son kitabı olarak seçmemin böyle bir anlamı vardı. Zira aslında göç eden, göç üzerine düşünen, göç yüzünden yuvasını bırakmış ya da yuvasından uçanları kaybetmiş üyelerimizin hepsinin hikâyesiydi ve yaşayamadığımız yaslar içinde kuramadığımız bağlar üzerine bize çok önemli sırlar veriyordu. Kulübün son kitabı olarak hakikaten güzel bir seçimdi fakat veda ederken küçük bir manevra yaparak bitirdiğim bu kulübü başka bir şeye evriltmeye karar verdim.

Altı haftadır Barcelona’dayım. Kitap kulübümün daimi üyelerinden Dilek bu şehirde yaşıyor. Hiç sevmediğim ekranlardan kaçma ve uzaktan bağ kurduğum biriyle gerçekten yan yana gelebilme fırsatını kaçırmam mümkün değildi. Bir Cuma öğleden sonra güzeller güzeli neogotik bir barda buluştuk ve topluluk olma üzerine kurduğum bütün hipotezlerim doğru çıktı. Dilek’i aslında ne kadar tanımadığımı fark ettim, şimdi tanıdığıma çok sevindim. İstanbul’da kalsaydık zaten hayatın bir noktasında bir şekilde tanışacağımıza emin oldum. Ne var ki ikimiz de Türkiye’de kalmamıştık ve bu yeni ortaklık bu sefer bana başka bir şeyler söylüyordu. Türkiye’den göçmek, daha refah içinde bir yere göçmek, bireysel bir karar almak, geride bıraktığımız ülke, vazgeçtiklerimiz, tutunduklarımız, okuduklarımız, Türkçe konuşmak, Türkçe yazmak, Türkçe’nin globaldeki sembolik gücünü değiştiremememiz ama gitgide bambaşka bir yere dönüşen, aramızdaki uçurumun ziyadesiyle açıldığı Türkiye’yle konuşmakta büyük zorluk çekmemiz… Bunları anlatmazsak delirebilirdik, anlatabileceğimiz bir topluluğa ihtiyacımız vardı ve ne ironiktir ki online topluluktan başka çaremiz yoktu.

2027’de Göçmen Yazarlar Atölyesi’ni açıyorum. Atölye, halihazırda bir yazma pratiği olanlara açık olacak. Bu bir “Herkes yazar olabilir” atölyesi değil. (Bu başka bir tartışma.) Kendince yazan, fakat Türkçe yazdığı için bu pratiğin lojistiğini tutturamayanlar için.
İlgilenenlerin e-posta adresime kendilerini tanıtan kısa bir maille birlikte yazdıkları kısa bir metni göndermelerini rica eder, herkese iyi pazarlar dilerim.
Dipnotlar
- https://thelinknewspaper.ca/article/a-radical-history-of-book-clubs ↩
- https://www.historythroughfiction.com/blog/tracing-the-evolution-of-book-clubs-through-time ↩
- https://coloredconventions.org/first-convention/the-convention-event/philadelphia/ ↩
- https://daily.jstor.org/feature-book-club/ ↩
- Edebiyatın ve bireysel okurluğun kitlesel niteliğe kavuşmasının daha ayrıntılı açıklaması için bkz. https://www.k24kitap.org/kitle-edebiyati-ve-kistan-sonra-bazi-kitaplar-neden-cok-satmaz-5762 ↩
- Kadınlığın Gizemi, Çev. Tahire Mertoğlu, E Yayınları, İstanbul: 1983 ↩
- Coontz, Stephanie. A Strange Stirring: The Feminine Mystique and American Women at the Dawn of the 1960s. Basic Books, 2011. ↩
- • Judith Butler, “We, the People”: Thoughts on Freedom of Assembly. Notes Toward a Performative Theory of Assembly kitabı içinde, Harvard University Press, 2015. ↩